Fotoğraf 1987 yılına ait. Dile kolay tam 22 sene geçmiş. O imza atıldığında bu yazıyı okuyanların bir kısmı yoktu belkide hayatta. Samsunspor'da forma giydiği 115 maçta 74 gol atan Tanju Çolak Galatasaray'a kariyerinin Avrupa Gol Krallığı'nı getirecek imzayı atıyor. İmzanın ardından dönemin başkanı Ali Tanrıyar, Tanju'yu ilk kutlayan isim. Solda Ergun Gürsoy ve Şenes Erzik, sağda ise ileride taraftarın başını çok ağrıtacak olan genç! Özhan Canaydın. Yalnız arka soldaki postere takıldım. Prekazi değil mi o ?
23 Temmuz 2009 Perşembe
TARİHTEN BİR SAYFA #5
Fotoğraf 1987 yılına ait. Dile kolay tam 22 sene geçmiş. O imza atıldığında bu yazıyı okuyanların bir kısmı yoktu belkide hayatta. Samsunspor'da forma giydiği 115 maçta 74 gol atan Tanju Çolak Galatasaray'a kariyerinin Avrupa Gol Krallığı'nı getirecek imzayı atıyor. İmzanın ardından dönemin başkanı Ali Tanrıyar, Tanju'yu ilk kutlayan isim. Solda Ergun Gürsoy ve Şenes Erzik, sağda ise ileride taraftarın başını çok ağrıtacak olan genç! Özhan Canaydın. Yalnız arka soldaki postere takıldım. Prekazi değil mi o ?
22 Temmuz 2009 Çarşamba
GOL SEVİNÇLERİ #3

José Roberto Gama de Oliveira. Yani bilinen ismiyle Bebeto. Kariyeri boyunca tam 11 farklı takımın formasını giyen istikrar! abidesi. Fotoğraf Amerika 94'teki Hollanda ile oynanan çeyrek final maçından. Golünü atan Bebeto saha kenarına geliyor ve o gün baba olmasını Romario ve Mazinho ile böyle kutluyor. Bu fotoğraf Amerika 94 Dünya Kupası denince akla gelen ilk karelerden biri olma özelliğini hala koruyor.
KİMDİ BU KALECİ ?
MADEM FUTBOLDAN BAHSEDIYORUZ

Blogumuzda madem ki futboldan bahsediyoruz bir anlamda Amerikan Futbolu da tam olmasa da bizim siteye en azından bir yerden uyuyor. Futbolda Altyapıya verilen önemin özellikle büyük kulüplerimizde az olduğunu sürekli konuşuruz. Hatta büyük takımlarımız kendi PAF takımlarında yer alan oyunculara A takımlarında şans vereceklerine belki de aynı özelliklere sahip olan başka bir oyuncuyu yüksek bonservis ücretleri ile transfer ederler ama o oyuncu da çoğunlukla başarılı olamaz. Altyapıya sanırım en yüksek değeri veren ülke Birleşik Devletler. Yukarıda resmini gördüğünüz Stadta bir Amerikan Futbolu Stadı ama bu Stadı NFL'de yer alan bir takım değil, Kolej Futbolunda yer alan bir üniversite olan Penn State kullanıyor. Üniversitenin kendi Stadı yani. Yaklaşık 107.000 seyirci kapasitesine sahip. Buna benzer birçok stad Kolej Futbolunda yer alan Üniversiteler tarafından kullanılıyor, hatta hatta en düşük kapasiteli stadın 35.000 kişilik olduğunu 70.000 seyirci kapasitesinden daha fazla 45 stadın da Üniversite takımları tarafından kullanıldığını da belirteyim. Ayrıca bu takımlar biletleri sezonluk olarak satıyor ve tüm sezonluk biletler kısa sürede tükeniyor. Düşünsenize üniversite takımında oyuncusunuz ve sahaya çıktığınızda tribünde 100.000 kişi var. Sizi ne kadar olumlu bir şekilde motive eder bu durum. Birleşik Devletlerde alştyapı Üniversitelerden oluşuyor ve bu destekle yetenekli oyuncular basketbolda, Amerikan Futbolunda, Beyzbolda kendilerini esas liglere geldiklerinde daha rahat gösterebiliyor. Bizde ise herhangi bir Anadolu takımının maçına bazı zamanlarda 5.000 kişi bile gitmiyor. Olimpiyat Stadında Büyükşehir Belediyesporun durumu da ortada. Bunları düşündükten sonra altyapıda PAF maçlarına giden seyirci sayısını bile konuşmamak gerekir ve altyapıdan oyuncu çıkmamasına Fatih Terim'in '' 81 ilden 81 tane futbolcu çıkaracağım '' demesine rağmen oyuncu bulamamasına şaşırmamak gerekir. Son bir not daha ; Konfederasyon Kupasında yaptıklarından sonra Birleşik Devletler artık normal futbolda da adından söz ettirmeye başlayacak gibi görünüyor....
TOPU VER EVLADIM
Tarih 26 Şubat 2002. Şampiyonlar Ligi o zaman çift grup sistemiyle oynanıyor, inanılmaz zorlu maçlar, yoğun ve yorucu tempo. İki takımla katıldığımız Şampiyonlar Ligi serüveninde Fenerbahçe 0 çekmiş, Galatasaray ise D grubunda deplasmanda yendiği Nantes'ın ardından ikinci olmuş ve gruplara katılmaya hak kazanmış.
İkinci grup maçlarına buruk bir başlangıç yapmış Sarı Kırmızılılar ve Roma'dan son dakikada yediği golle berabere tamamlamış maçı. O beraberlik 6 maçın sonunda alınacak 5 beraberliğin habercisidir adeta. Liverpool ile deplasmanda Mondragon'un devleştiği maçta berabere kalır Sarı Kırmızılılar. Sıra Kırmızılar'dadır artık, onlar geleceklerdir Ali Sami Yen'e. Silik golcü Radu Niculescu ile 71'de öne geçer Galatasaray, fakat 79' da bir taç atışından gelen topa yaptığı vuruşla Heskey bu gole cevap verir.
Buraya kadar herşey normal. Ama o maçta top toplayıcılık yapan ve Riise'nin arkasında gördüğümüz Arda Turan, Riise'ye verdiği topla belki de farkında bile olmadan Galatasaray'ın yediği golün asistini yapar. İlginç olan bir diğer nokta da maçın hakemi Urs Meier'in gözlerinin önünde topun Riise'nin ayağından taça çıkması fakat İsviçreli hakemin atışı Liverpool'a vermesidir. Belki de Galatasaray o golü yemeseydi peşpeşe ikinci sezonunda çeyrek final oynayabilecekti.
CHAMPIONS LEAGUE #1
Şampiyonlar Ligi yaklaşıyor. Gerçi grup maçlarına daha 55 gün var ama biz o havayı erken soluyanlardanız. Klasik futbolcu deyimi olarak sadece önümüzdeki maçlara bakmıyoruz tabiki. Araştırma aşamaları, maçlara hazırlık, anlatım ve ekranlara taşıma gibi görevlerden ziyade geçmişi de unutmuyoruz. Spor servisinde yapılan futbol sohbetleri unuttuğumuz detayları hatırlamamıza sebep oluyor yani bir nevi hafıza tazeleme durumu.Buraya da yansıtacağım artık zamanla unutulan, ama aslında hep hafızalarda kalan maçları.
1998-1999 sezonunun bence Şampiyonlar Ligi'ndeki en heyecanlı, keyif veren maçıydı Camp Nou'daki Barcelona-Manchester United karşılaşması. Tarih 25 Kasım 1998. Daha ilk düdük çalar çalmaz Manchester United topu ağlarında görüyor, ama daha sonra oyunda dengeyi sağlayıp Yorke ile skorda eşitliği de sağlıyordu Manchester United. 1-1 sona eren ilk yarı futbolseverler için bir sürprizdi aslında. Çünkü iki takım da o kadar çok gol pozisyonu buluyordu ki gerek kaleciler, gerekse direkler izin vermiyordu gol sesine.
İkinci yarıda Andy Cole çıkıyor sahneye ve Camp Nou'yu sessizliğe gömüyordu adeta. Ama delikanlı Rivaldo rahat durur mu, frikikten O da dengeliyordu skoru. 5 dakikada bir gol oluyordu artık. Yorke bir kez daha çıkıyor sahneye ve skoru 3-2'ye taşıyordu. Ama dedik ya Rivaldo'nun içi rahat değil diye. Son sözü de O söylüyordu zaten.
Hala daha Şampiyonlar Ligi'nin en güzel maçlarından biri olarak hatırlanır o karşılaşma. İlginç olan nokta ise, iki takımın o sezon Şampiyonlar Ligi'nde 16 Eylül 1998'de oynadığı grubun ilk maçı da aynı skorla, yani 3-3 sona ermesiydi.
CELTIC 2009-2010 YENİ SEZON FORMALARI
21 Temmuz 2009 Salı
YOK ARTIK DORTMUND !

Geçtiğimiz sezonun seyirci rekorunu kıran Bundesliga, kombine rekorunu da kendi bünyesinden çıkaracaktı elbette. Borussia Dortmund,eski adıyla Westfalen yeni adıyla Signal Iduna Park'ta (hatta 1 günlüğüne bile olsa Ali Sami Yen) tam 49.500 kombineye ulaşmış şu anda. Stadın kapasitesinin yarısından fazlası anlamına geliyor bu rakam. Kapasite zaten 80.552. Yetkililer kombine sayısını 51.000 ile sınırlamayı düşünüyorlarmış hatta.
Zaten aldığı istikrarsız sonuçlara rağmen tüm maçlarını dolu tribünlere oynuyordu Borussia Dortmund'lu futbolcular. Artık ''You Will Never Walk Alone'' sesleri daha gür duyulacak Westfalen Stadion'dan.
GIGGS'E BULAŞMA !
ANKET SONUÇLARI

''En İyisi Hangisiydi?'' diye sormuştuk. Yeni nesil golcüleri değil de bizim zamanımızdaki ''esas golcüleri'' sunmuştuk seçenek olarak da. Bilemiyorum o zamanlar futbol daha mı zevkliydi, yoksa kendini yenileyen futbol bizlere gol sevincini bile unutturdu mu artık. Ama gollerin krallarının gol sevinçleri bile bir başkaydı. Şimdiki gibi ukala bir gol sevinci değil, kendilerini paralarcasına bir bütünleşme vardı.
Hakan Şükür ilk sırayı aldı listede. Zaten Türkiye'de gol rekorları kırmış bir ismin zirveye yerleşmesi çok da şaşırtmadı aslında bizleri. Aradan yıllar geçse de unutulmayan golleri ve fırsatçılığıyla Tanju Çolak ikinci sırada. Fenerbahçe'nin eski golcüsü yeni sportif direktörü Aykut Kocaman 3., o meşhur Metin-Ali-Feyyaz jenerasyonunun en golcü ismi Feyyaz 4., Karadeniz Fırtınası Hami ise son sırada yer buldular kendilerine.
1-Hakan Şükür (60%)
2-Tanju Çolak (17%)
3-Aykut Kocaman (12%)
4-Feyyaz Uçar (6%)
5-Hami Mandıralı (5%)
20 Temmuz 2009 Pazartesi
18 Temmuz 2009 Cumartesi
O EL

Alex Ferguson'ın eli. Yani David Backham'ın 14 yıllık Manchester United kariyerine son veren el.
23 Nisan 2003 akşamı Old Trafford'da Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final rövanş maçında Real Madrid'i ağırlar Manchester United. Alex Ferguson ile David Beckham arasında gerilen ipler, soyunma odasında krampon fırlatmaya kadar uzanmış ve artık kopma noktasına gelmiştir. Becks artık kadro dışı bırakılmaya başlanmış, çoğu maçlara yedek çıkıyordur. Kendisi de bu durumdan hiç memnun değildir.

Madrid'de oynanan ilk maçta forma giymiş, rövanşta da giyeceğini ummaktadır ama maç öncesi kendisini yanına çağıran İskoç teknik adam O'na ilk 11'de Solskjaer'e şans vereceğini söylemiştir. Morali bozulmuştur bir kere.
Maç başlar Real Madrid ilk maçtaki 3-1'lik skor avantajına da güvenerek dalga dalga Manchester kalesine gelmeye başlamıştır. Ronaldo günündedir o gün, 3 gol birden yollar Manchester United ağlarına. Hatta oyundan çıkarken İngiliz taraftarlar Brezilyalı futbolcuyu alkış yağmuruna tutarlar.
Skor 3-2'ye gelince Ferguson 63. dakikada Veron'un yerine Beckham'ı oyuna alır. Becks 71 ve 85. dakikada attığı gollerle skoru Manchester United lehine 4-3'e çevirir. Bu skor yetmeyecektir turu atlamak için Manchester'a elbet ama bu hem kulübün prestijidir, hem de Beckham için bir gurur meselesidir artık.

Dakikalar 90'ı gösterdiğinde bir frikik kazanır Manchester United ve topun başına David Beckham gelir. Vuruşunda top direği adeta yalayarak auta çıkar.

David Beckham o dakikaya kadar görevini yapmanın bilinci ve gururuyla görev yerine dönerken Alex Ferguson da gayet mutsuz bir şekilde elini silkeler Beckham'a karşı.

İşte o hareketi daha sonra maçın tekrarını izlerken televizyondan gören David Beckham artık Manchester United'da daha fazla kalamayacağının ve bir Real Madrid maçının ardından kendisine Madrid yolunun gözüktüğünün kararını vermiştir.
17 Temmuz 2009 Cuma
O ŞİMDİ NEREDE? #4

Ole Gunnar Solskjær
Manchester United tarihinin en başarılı oyuncusu kim diye sorsam geçmişten bu yana sayılır isimler. Bobby Charlton, George Best, Bryan Robson, Eric Cantona, David Beckham, Ryan Giggs, Cristiano Ronaldo...
Ama bir isim var ki ilk etapta hiç akla gelmez. Halbuki Galatasaraylı Arif'le başlayan 'joker' tabirinin en istikrarlı temsilcisi O. Alex Ferguson'ın can simidi O. 1999'daki Şampiyonlar Ligi finalinde yine sonradan oyuna girmesi ve mucizeyi getiren golü kaydetmesi kalitesini biraz daha artırmasına, cilasını parlatmasına sebep oldu. Oyuna sonradan girip çevirdiği maçları yazsam sayfalar sürer belkide 9 yıllık Manchester United kariyerinde. 1994-1996 yılları arasında Molde'de oynarken eski Beşiktaşlı Arild Stavrum'la iyi bir ikili oluşturmuşlardı. Sonrasında hayat onları farklı noktalara savurdu ayrı mesele.
2007'de dizindeki sakatlığın ardından futbolu mecburen de olsa bırakmak zorunda kalır Ole Gunnar. Sonrasında 1 sezon Alex Ferguson'ın yardımcılığını yapar. Şu an Manchester United rezerv takımını çalıştırıyor. 2008'den beri yürütüyor bu görevi. Geçtiğimiz sezon takımı şampiyon yapamasa da 2. sırada tamamladı ligi. Joker kişiliğiyle ve spikerlerin bir türlü telaffuz edemediği ismiyle hep hatırlanacak Norveçli golcü.
HONVED'Lİ PUSKAS

UEFA Avrupa Liginde 2. Eleme turunda Fenerbahçe Macaristan'ın Honved takımı ile eşleşti. Geçen sezonda Şampiyonlar Ligi ön elemesinde yine Budapeşte yolcusu olan Sarı-Lacivertliler fazla yorulmadan rahat bir sonuçla rakibini elemeyi başarmıştı. Bu kez geçen sezonun kupa şampiyonu rakibi karşısında boy gösterecek olan Fenerbahçe'nin rakibinin tarihinde bilinen en önemli yıldızı Macar futbol efsanesi Ferenc Puskas. 1949-1955 yılları arasında Ksipest takımından kiralık olarak Honved'te oynayan Puskas takımda ilginç bir istatistiğe sahipti. 164 maça çıkan yıldız 165 gole imza attı ve adından fazlası ile söz ettirmeyi başardı. Diyecek birşey yok. Belki şu an Honved'in ismi Avrupa futbolunda pek okunmuyor ama Puskas gibi bir yıldızı Dünya futboluna sunmaları bile sanırım onlar açısından yeterli bir gurur.
ÇİLE FORVET PIZZI YENIDEN SAHNEDE

Bu yazıyı neden yazıyorum bilmiyorum ama 1991-1998 yılları arasında İspanya'da Tenerife, Valencia ve Barcelona gibi takımlarda oynayan Juan Antonio Pizzi Şili Ligi ekiplerinden Santiago Morning'in teknik direktörlüğüne getirildi. Arjantinli olmasına rağmen İspanyol Milli takımında forma giyen ve Barcelona'nın Ronaldo'lu, Sonny Anderson'lu ve zaman zaman Luis Enrique'li forvet hattında fazla forma şansı bulamayıp bulduğunda da kaçırdığı gollerle ön plana çıkmayı başarmıştı. Sonra River Plate, Rosario, Porto ve Villareal'le oynadı ve kariyerine son noktayı koydu. Bakalım teknik direktörlükte nasıl bir performans ortaya koyacak ve en önemlisi Santiago Morning takımının forvet hattı gol yollarında başarılı olabilecek mi?
SUDAN UCUZ PALACIO

Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Liginde oynayacak takımlarımız transfer çalışmalarını sürdürmeye ve etrafa para saçmaya devam ede dursunlar, İtalyan temsilcisi Genoa Boca Juniors'un başarılı forvet oyuncusu Rodrigo Palacio'yu 5 Milyon euro karşılığında kadrosuna kattı. 27 yaşındaki oyuncu 126 maçta forma giydiği Boca'da 53 gol atmayı başarmıştı. Milli takımda da 8 maçta 1 gol atmayı başardı. Ne diyelim sanırım bu 5 Milyon euro bu sene transfer açısından bize ders olmaya ama ders çıkarılmamaya devam edecek. Hatırlarsınız Benfica'da Real Madrid'ten Javier Saviola'yı yine 5 Milyon euro karşılığında kadrosuna katmıştı.
16 Temmuz 2009 Perşembe
GOL SEVİNÇLERİ #2
BİZİM BULUNDUĞUMUZ YERDEN #2
Bu postun en başlarda kaynadığını düşündüğüm için tekrar koymak istedim. Çünkü malum Şampiyonlar Ligi yaklaşıyor. O muhteşem havayı solumumıza az kaldı. Sevgili müdürüm Ertem Şener Old Trafford'da yerini almış bize Manchester United'ın golünü işte böyle anlatıyor.
Tarih: 24.04.2007
Şampiyonlar Ligi Yarı Final İlk Maçı
Old Trafford
Manchester United - AC Milan
Tarih: 24.04.2007
Şampiyonlar Ligi Yarı Final İlk Maçı
Old Trafford
Manchester United - AC Milan
ROONEY İMANA GELDİ
ELİM SENDE
Görüntüler Juventus antrenmanından. Yeni teknik direktör, emektar kaptan Ciro Ferrara ilginç bir metod uyguluyor antrenmanda. Futbolcular üçerli dörderli bazen ikişerli gruplar halinde çift kale maç yapıyorlar. Hal böyle olunca da ilginç görüntüler ortaya çıkıyor ve bazı pozisyonlarda kutu kutu penseye ramak kalıyor. Teknik taktik konulara girmeyeceğim, bu neyin pratiğidir bilemiyorum. Fakat antrenmanların oldukça eğlenceli geçtiği belli.
YÜKSEĞE! EN YÜKSEĞE!
VUVUBELA

Köln yeni sezonda maçlarında taraftarlarına vuvuzela dağıtacakmış. Etmeyin eylemeyin Ümit Özat daha yeni yeni kendisine geliyor adamcağız, tekrar hasta etmeyin adamı. Üstelik kulüp bunu rakip takımın konsantrasyonunu bozmak için yapıyor. Sanki kendi futbolcuları o sesi duymayacak. Bunun tek bir çözümü olabilir. Antrenman sırasında vuvuzela çaldırırsın taraftarlara, futbolcular da o sese alışır. He alışırlar mı o da belli değil. Ağlayarak antrenman sahasını terketmeseler iyi.
14 Temmuz 2009 Salı
BABASININ OĞLU #4
GAME OWEN

George Best, Eric Cantona, David Beckham ve Cristiano Ronaldo. Hepsi öyle ya da böyle Manchester United ile özdeşleşen isimler. Kimi o forma altında bıraktı, kimisi de miadının dolduğunu düşünerek ayrıldı Old Trafford'dan. Ama Michael Owen, ne bileyim buram buram Liverpool kokuyor. 7 numaranın efsanesi sona mı eriyor ne? Kaptanlık da versinler düşüp bayılırım artık şuracıkta.
13 Temmuz 2009 Pazartesi
EVLENEN EVLENENE
WEST HAM UFC 2009-2010 FORMALAR
INTER AMERİKA'DA


Los Angeles'ta İtalyan rüzgarı diyeceğim ama dilim varmıyor. Çünkü takımda doğru dürüst İtalyan oyuncu yok. Birleşmiş Milletler gibi sanki. Her köyden bir deli derler ya o hesap. Inter'in Los Angeles kampı başladı. Four Seasons otele yerleşmişler. Nicolas Burdisso, Ivan Ramiro Cordoba, Amantino Mancini, Maxwell, Sulley Muntari ve Walter Samuel kampa en son katılan isimler. İnsanın aklından, keşke futbolcu olsaydım da Inter'de oynasaydım diye geçmiyor değil.

S.S LAZIO 2009-2010 FORMALAR
CHAMPIONS

İddia ediyorum böyle bir derginin yeryüzünde, gökyüzünde hatta tüm evrende bir eşi benzeri daha yoktur. UEFA'nın resmi futbol dergisi Champions. İnanılmaz kalite, fotoğraflar, yazılar ve tasarım. Şampiyonlar Ligi yayıncı kuruluş olduğumuz için belki bana daha bir tatlı geliyordur okumak bilemem ama kesinlikle her futbolseverin elinin altında mutlaka bulundurması gerekli. Şampiyonlar Ligi maçlarından önce basın tribününe girdiğimde gözlerim ilk olarak Champions dergisini arıyor. Yeni sayısında Barcelona'ya, Messi ve İniesta'ya, geleceğin Rus yıldızlarına ve Bayern Münih'in yeni teknik direktörü Louis Van Gaal'e yer veriyor Champions. Bir de kapak konusu Kaka Leite tabiki. Şöyle demiş açıklamasında Brezilyalı;
'' Milan'ın herşeyi kazanmasını istiyorum. Hayır hayır herşeyi değil. Şampiyonlar Ligi'ni Real ile kazanmak istiyorum''.
HERKES GELDİ ONLAR GELMEDİ
Türk takımlarının uzun yıllardır en önemli problemi oyunu kanatlara yıkmak istediklerinde ceza sahasına dikine gitmeye çalışan ancak bunu başaramayan oyuncuların varlığının fazla olmasından dolayı ceza sahasına orta yapmaya çalıştıklarını ve bunu da başaramadıklarını görüyoruz. Dünya futbolunda Güney Amerikalı kanat oyuncularını bir kenara koyarsak Avrupa'da Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka gibi Kuzey ülkelerinin kanat oyuncuları bu alanda ön plana çıkıyor. Danimarka denince de akla Jesper Gronkjaer ve Dennis Rommedahl ikilisi geliyor. Aalborg'ta başladığı futbol kariyerinde Ajax sonrasında Chelsea, Birmingham, Atletico Madrid, Stuttgart gibi takımlarda oynayan Gronkjaer 2006'dan bu yana da ülkesinde Copenhag takımında forma giyiyor. Şu an 31 yaşında. Diğer yanda ise Dennis Rommedahl var. Lyngby, PSV, Charlton ve şimdi de Ajax kadrosunda yer alıyor ama geçen sezonun ikinci yarısını NEC Nijmegen'de geçirdi. O da şu an 30 yaşında. Kısacası özellikle 3 Eylül 2005'te İnönü Stadında Dünya Kupası Eleme maçında 2-2 berabere kaldığımız maçta Rommedahl'in bir kanat oyuncusu nasıl olunur mesajını tüm ayrıntıları ile herkese gösterdiği maçta Gronkjaer'de sonradan oyuna girip maçın 88. dakikada 2-2'ye gelmesinde ön plana çıkmıştı. Kanat oyuncusu problemini yıllardır yaşayan Türk takımları yıllardır nerede ise herkesi denediler ama bu iki oyuncuya sıra gelmedi. Copenhag'ta lig değeri düşük olan Danimarka'da oynayan Gronkjaer'le, yeniden yapılanmaya giren ve gençleşen Ajax'ta kadroya giremeyen Rommedahl transfer döneminde bence düşünülmelidir. Gelmeleri halinde en azından takımda yer alan diğer kanat oyuncusu görünümünde olanların kendilerini geliştirmelerinde biraz faydalı olurlar...
ANKET SONUÇLARI

''En Unutulmaz Avrupa Kupası Maçı Hangisiydi?'' isimli anketimiz belli oldu. Aslında buraya neden Galatasaray'ın Neuchatel'i Ali Sami Yen'de 5-0 yendiği maçı koymadığımla ilgili eleştiriler çok geldi fakat unutulmasın ki o sadece bir eleme maçıydı. Oysa Galatasaray Arsenal'i yendikten sonra kupaya uzandı ve Türkiye'de bir ilki gerçekleştirdi. Bunun daha önemli bir etken olduğunu düşünmüştüm. Bazı şeyler kolay kolay unutulmaz elbette. Misal Göztepe'nin Atletico Madrid'i 3-0 yendiği maçta henüz bir vitamin bile değildim fakat tarih gerçekleri yazıyor. Üstelik biraz araştırınca o maç bile bulunabiliyor. Trabzonspor'un Lyon'u deplasmanda eze eze yendiği maçı gayet iyi hatırlıyorum. Futbolu pek sevmeyen ve sırf Karadeniz takımı olduğu için Trabzonspor'u tutan babam bile sevincinden tavana sıçramıştı. Fenerbahçe'nin Manchester United'ı 1-0 mağlup ettiği ve bir devri kapattığı maçı ise hep büyük bir keyifle hatırlıyorum. Beşiktaş'ın İnönü'yü Barcelona'ya dar ettiği maçta, İbrahim Üzülmez'i gören İspanyollar belki de Messi'nin ruhunun Barcelona'ya indiğine o gün şahit olmuşlardır. Güzel bir anketti. Katkılarından dolayı herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Sonuçlar aşağıda.
Göztepe:3 - A. Madrid: 0 4 (6%)
O.Lyon: 3 - Trabzonspor: 4 6 (10%)
M.United: 0 - Fenerbahçe: 1 19 (33%)
Galatasaray: 4 - Arsenal: 1 25 (42%)
Beşiktaş:3 - Barcelona: 0 5 (9%)
12 Temmuz 2009 Pazar
O ŞİMDİ NEREDE #3

Arild Stavrum
2002 yılında Beşiktaş forması giymişti. Aberdeen'den büyük beklentilerle gelmişti ama havası çabuk söndü. O İskoçya'da 32 maçta 17 gol atan adamın yerinde yeller esiyordu. Kariyerinin en iyi dönemlerini ülkesi Norveç'in Molde takımında geçirdi. Ole Gunnar Soljkjaer ile iyi bir forvet hattı oluşturmuşlardı. Sonrasında Helsingborg, oradan da İskoçya maceraları. Türkiye serüveni de fazla uzun sürmedi ve ülkesine Molde takımına dönüp 2004 yılında futbolu bıraktı.
Şu anda Norveç 1. lig takımlarından Skeid'i çalıştırıyor.
TARİHTEN BİR SAYFA #3
Fotoğrafta daire içindeki ikiliyi tanıdınız mı ? Sizden önce ben söyleyeyim o halde.
Rıdvan Dilmen ve Tanju Çolak. İkisinin eşofmanı diğerlerinden farklı. Hangi takım olduğunu çözemedim bilen varsa söylesin. Fakat Rıdvan'ın yanındaki eleman tam minibüs şoförüymüş.Tam arkasındakinde de hafif bi Çinlilik var hani. En sol üstteki yarım gözüken Raşit Çetiner olabilir. Fotoğraf herhangi bir milli takım kampından olsa, A milli takım olmadığı kesin. Ümit milli takımsa da ben hayatımda ümit milli takımda böyle minibüsçü bıyıklı tipler görmedim. Bu arada üstte duranlara dikkat ederseniz, hiçbirinin üstüne giydiği eşofmanla alt eşofmanının numarası birbirlerini tutmuyor. Bu nasıl bir uyumdur anlamadım.
BU DA SANA KAPAK OLSUN !

G-8 zirvesi sabahında Brezilya devlet başkanı Lula Da Silva, ABD başkanı Obama ile biraraya geldi. Yakın dönemde Konfederasyonlar Kupası finalinde karşılaşan iki ülkenin mücadelesi hala hafızalarda. Obama seçim kampanyalarında ''YES WE CAN'' diyordu sürekli ama ''yapamadılar''. Brezilya'yı yenmek her babayiğidin harcı değildir elbette 2-0 öne geçsen bile. 5 numaralı, Brezilyalı futbolculardan imzalı formayı hediye etmiş Lula Obama'ya ''bu da sana kapak olsun!'' der gibisinden. İyi de insan gitmişken bari bir ''10 numara Kaka'' forması götürür. Herkes bilir, şeytan marka giyer.

















