Sansasyonel olsun diye kasmadım hiç başlığı. Zira görüp de geçebileceğimiz türden sıradan bir bira reklamı. Fakat olayımız esasoğlanın Özer Hurmacı ile birebir benzerliği. Tabii ana karakter çapkınlık yapacağım derken kulağından oluyor ayrı mesele. Fakat Fenerbahçeli futbolseverler de özellikle Aykut'un çok güvendiği Özer'i izlemek zorunda kalmakla güzel futboldan mahrum olmuyorlar mı? P.S: Reklamın başındaki arkadaş da bildiğin imitasyon Lugano.
1996 Atlanta Olimpiyatları yarı final maçı. Ergenliğin doruklarında olduğumuz dönem. Yeni hevesler futbolla kafa kafaya yarışır seviyede çoğumuz için. Ama tabii ki futbol ağır basar herdaim. Sürekli tekrarlarım eskileri özledim diye. Şimdiki futbol bana keyif vermiyor. Bu makineleşmiş, Playstation futbolu beni tatmin etmiyor. Eski yıldızlar, onların isimleri sahada duruşları bile farklıydı. Del Pierro, Beckham ve Giggs kaldı zaten son kalıntılar. Onlar da yaşlandılar ama hala parlamaya devam ediyorlar. Çok uzattık lafı. Zaman makinesine girip, tuşlara basıp yeniden 1996 yılına dönelim. Çok net hatırladığım söylenemez. Bizim gibi çift haneyle biten yılları sevenler için o yıllar Avrupa Şampiyonası veya dünya kupası demek. Olimpiyatlar pek kaale alınmaz hatta adam yerine konmaz futbol için. Zaten olimpiyatlar da futbolu pek sallamaz. Ama o tarih, o jenerasyon, o Brezilya ki 2 sene önce dünya şampiyonu olmuş, dayanamadı Nijerya karşısında. Hem de ne geriye dönüş, ne muhteşem goller. Maçın linki aşağıda var zaten. 10 dakika izleyip jetonsuz çocukluğa geçiyorsun. Fakat Brezilya'da kalede Dida, onun önündeki bir dönem Beşiktaş forması giymiş Ronaldo, ''vurdurmayın Aldair'e '' Aldair, Roberto Carlos, Ze Maria, Galatasaray'da oynamış Flavio Conceicao, Beşiktaşlı Müslüm baba Amaral, yeni yeni parlayan Ronaldinho, Atletico Madrid'in yıldızı Juninho (Pernambucano olanı değil ama) ve Bebeto. Yedeklerde Rivaldo, Savio ve Luizao göze çarpan isimler sadece. 90. dakikaya kadar 3-2 önde olan Brezilya, 90'da gelen bir gol ve 94'teki altın gol. Nijerya'nın altın jenerasyonu. O ayrı bir yazı konusu. Çünkü o dönem olimpiyatlar bitmeden Amokachi'yi kadrosuna katan Beşiktaşlılar bu maçla birlikte kahrolmuştu. Brezilya'yı geçen Nijerya finalde Arjantin ile eşleşmiş ve Amokachi'nin gelişi yine ertelenmişti. Dedik ya Nijerya kadrosu da başka bir yazıya kalsın artık. İyi seyirler...
Çocukluğumuz sadece kırlarda bahçelerde top koşturmakla geçmedi elbette. Arada bir kendi oyunlarımızı uydurduğumuz, kar yağmasını sabırsızlıkla bekleyip kartopu savaşları yaptığımız da oldu. Ama yine de toptan ve futboldan kopamadık elbette. Özgür'e Yunanistan'daki dedesinden gelen hediye aslında tüm mahalleye gelmişti aslında. O futbol oyunu 20 kişiyi başında toplamayı başarıyordu aynı anda. Gazozuna turnuvalar mı düzenlemedik, tepesinde az mı sabahlamadık. Bundan istiyorum şimdi. Aynısı olmasa da olur. Yeter ki hareket olsun, yeter ki içinde futbol olsun.
Bizim Hayrettin Demirbaş, Manisaspor'da kaleci antrenörü olmuş hiç söylemiyorsunuz. Manisaspor fanatiği olduğunu söyleyen sevgili editörüm Can Hasgör'ün bile haberi yokmuş olaydan. Tuttuğu takımın teknik kadrosunu bilmemesi de enteresan tabii. Hatta geçtiğimiz haftalarda oynanan Galatasaray-Manisaspor maçında sarı kırmızılı tribünlerle maç öncesi küfürleştiği de görülmüş rivayetlere göre. Bir tek Banik Ostrava deplasmanındaki efsane maçını hatırlarım iyi oynadığı. Hakkını çok da yememek lazım aslında yıllarca hizmet vermişti Galatasaray'a. Fakat unutulmayan anlardan biri de Kadıköy'de Fenerbahçe'nin 5-2 kazandığı maçtı sanırım. Aşağıdaki görüntülerde 04.49'a dikkat edin derim. Show orada başlıyor. O zaman show must go on!...
Blog takip edenlerin yaş ortalaması genç olduğu için çoğu kişi hatırlamaz belki de 1994 yılında Amerika'da düzenlenen dünya kupasını. Fakat benim çocukluğumun en güzel anılarından biridir o kupa. Yeşil sahayı görünce mest olan ben Amerika'daki saat farkından dolayı günün hemen her saati televizyon başında alırdım soluğu. Malum tek kanal, diğerleri yavaş yavaş türemiş ama ilk sırada tabii ki TRT var. O zaman kumanda yok. Tüplü televizyonda elden değiştiriyoruz kanalı. Gerçi değiştirmiyoruz bile çünkü sürekli dünya kupası maçı var televizyonda adeta futbol sevmeyen, izlemeyen babama inat. O zamanlarda dünya kupası için tuttuğum bir harita metod defter vardı hatta. Maçların fotoğrafını koyduğum, notlar tuttuğum. Şimdi nerede, tozu bile kalmadı belki de.Yani o dönemin amatör blogu bi nevi. O kupaya dair aklımdan çıkmayan anı Baggio'nun finalde kaçırdığı penaltı değil, Romanya'nın Arjantin'i 90.469 kişinin izlediği Rose Bowl'daki 3-2 mağlup ettiği maçtı çoğunun aksine. Hagi ve arkadaşları doping nedeniyle safdışı kalan Maradona'nın tayfasına futbol dersi vermişti adeta. 1994'te izlediğim, keşke bizde olsa dediğim Hagi de sanki sesimi duymuşcasına 2 sene sonra Florya'da almıştı zaten soluğu. Keşke başka bir şey isteseymişim demiyorum, asla demedim, demeyeceğim de. Muhteşemdin Hagi, hala da öylesin...
Gerçi burada çekilmişi var. Bu ne güzel bir fotoğraf karesidir böyle. Eskiyle yeni harmanlamasını oturtuyor takımda Fatih Terim. Taffarel'inden Ceyhun Gülselam'ına kadar herkes aynı karede aynı güzel yüz ifadesiyle. Birliğin, kenetlenmenin, başarının fotoğrafıdır bu. Hepsini birleştirince play-off sonunda şampiyonluğun fotoğrafıdır bu. Abidin Dino mutluluğun resmini çizebilmiş mi bilmem ama bu kareyi yakalayan fotoğrafını çekebilmiş orası kesin.
Kuveyt Ligi'ni bilmeyiz, izlemeyiz, takip de etmeyiz. Ancak iddaacılar bakar ucundan kıyısından. İşimiz icabı da olsa futbolla iç içeyiz. Tabii ki sadece ülke sınırları değil, bazen kıtaları okyanusları aşıyoruz. Kuveyt de bizim coğrafyaya pek uzak değil aslında ama futbol anlamında arada ülkeler değil kıtalar var denebilir. Gelelim sadede. Aslında çok şaşırtıcı bir şey yok ortada. Takımın adı Kazma sadece. Ülkemizden bir takımla eşleşmesi de imkansız gibi bir şey. Ancak özel bir maç olacak vs. Ya da zengin bir Kuveyt petrol şeyhi bizden bir takımı alacak da böyle bir karşılaşma organize edilecek falan biraz hayal dünyası oldu. 2011 Emir Kupası'nı da şu an ligde lider bulunan Al Kuwait'i 1-0 yenerek kazanmışlar.Kazma şu an liginde 16. hafta sonunda 5. sırada. 8 galibiyet 3 beraberlik 5 mağlubiyeti var. 28 gol atmış, 18 gol yemiş. 27 puanı var. Bu arada Arapça bilmiyorsanız sitelerini girip bakıp fantezi de yapmayın. Gereksiz bilgi mi? Evet gereksiz bilgi. Ama cepte bulunsun. En azından Kazma diye bir takımın varlığından haberdarız artık. Dağılabilirsiniz...
Kritik kurtarış yapan kalecinin havası başka kimsede yoktur. İster mahalle maçı, ister halı saha maçı, ister okul maçı, isterse de Şampiyonlar Ligi finali olsun. Hiç farketmez. Sahadaki ayak oyunlarına eliyle dur diyen isimdir kaleci. Herkesin dünyası yuvarlakken, onun dünyası 7.12'lik bir dikdörtgenden oluşur. Kader ağlarını hem hayatta, hem de tam arkasında örmüştür ona. Eldivenlerinde ismi bile yazsa, havalı da dursa o yalnız adamdır. Tektir. Onun için arkasında 1 yazar. Sahada 10 futbolcu her yerde oynarken bir tek o kalesinden başka mevkide oynayamaz maç içinde. Bu yüzden kaleci tektir, kaleci mühimdir. Fotoğrafta Club Brugge kalecisi Jorgacevic var. Uzatma dakikaları oynanan, takımının 1-0 kazandığı maçta, uzaktan gelen bir topu başarıyla tutmuş, hakim olmuş ve elinde tuttuğu 3 puana sımsıkı sarılmış yaptığı güzel kurtarışın tadını çıkarıyor, hakl gururunu yaşıyor. Bundan daha güzel bir mutluluk olabilir mi sizce?
7 Aralık'ta oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesi saatler öncesinden stattaydım. Soğuk hava ve yağmura aldırış etmeden binlerece taraftar da tribünlerdeki yerlerini çoktan almışlardı. Basın tribünündeki her zaman maçları izlediğim radyo anlatım yerinde kurulmadan önce TRT ve NTVSPOR'daki radyocu arkadaşlarla bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Soldan sağa; Ahmet Özölçer (NTVSPOR radyo teknisyeni), bendeniz, Hünkar Mutlu (TRT maç spikeri), Atilla Özdal (NTVSPOR radyo teknisyeni) ve Ali Ferahbot (NTVSPOR spikeri)... 55 bin Galatasaraylının olduğu maçı Atilla ve Ahmet gibi iki Fenerbahçeli arkadaşımla yanyana izlemek de benim büyük başarım olarak kayıtlara geçsin bari.
Şampiyonlar Ligi eskiden daha mı keyifliydi yoksa bana mı öyle geliyor. Ya da bundan 13-14 sene öncesine kadar futbol daha bir estetikti de, şimdi mi sistemlerle birlikte heykelleşmeye başlıyor. Manchester United-Barcelona maçı. 1998-1999 sezonundan. İki takımın o dönemki kadroları şimdikinden kat be kat daha önde bana göre. Ve öyle muhteşem bir oyun ki kimin kazanacağı belli değil. Sözü fazla uzatmamak lazım. Maçın özeti her şeyi anlatıyor zaten. İşin garibi Manchester United'ın gollerini atan Giggs ve Beckham hala oynarken, Scholes da geçen sezona kadar o kervandaydı. Kim ne derse desin ben o günleri özledim.
Galatasaraylı Semih'ti bir zamanlar. Gerçi o özelliğini yıllar önce tıpkı Tanju gibi Fenerbahçe'ye geçtiğinde yitirmişti aslında. Dün de Kadıköy'deki mitingde Fenerbahçeli eski futbolcular arasında kendisini görünce o Neuchatel maçı kadrosunu dün gibi hatırlayan benim boğazıma bir yumruk oturdu adeta. Fenerbahçe'nin Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda Trabzonspor ile 1-1 berabere kalıp şampiyonluğu Bursaspor'a kaptırdığı maçın ardından Sarı Lacivertli taraftarların basın tribününü basıp Semih Yuvakuran'ı dövmeye geldiğini de dün gibi hatırlarım, oradaydım. Yine de meseleyi çok uzatmamak lazım. En nihayetinde futbol bu. Herkesin gönlünde renkler var. Tek renkli takım yok, haliyle tek karakterli futbolcu beklemek de çok manasız olur. Belki onu küçüklüğümde giydiği sarı kırmızı formayla, belki o iğrenç parfüm reklamıyla hatırlayacağım ama Semih Yuvakuran, benim için 1990 yılından itibaren Hayalkıran oldu. Tıpkı Tanju gibi, tıpkı diğerleri gibi...
Tanju Çolak 1987'de Kalamış'ta kendini Galatasaraylı yapan sözleşmeyi imzalıyor ve ardından gazetecilere bu pozu veriyor. Aradan belki 24 sene geçti. Belki bu fotoğraf çoğu kimse için pek bir şey ifade etmiyor ama ben ve benim gibiler için çok önemli. Çünkü o imza ile bir çok çocuk da kendisini sarı kırmızılı renklere bağlayan sözleşmeye gönülden imza attı. Kişiliği bir tarafa, golcülüğü kesinlikle tarışılmazdı. Çok büyük golcüydü Tanju çok...
Caps Karabükspor'un resmi sitesinden.. Teknik direktör Bülent Korkmaz'ın lisede not defterlerine koymak için hazırlıksız çekilen fotoğraf tadında bir fotoğrafı, altında da bilgileri yazıyor. Bilgiler dediğim bir doğum yeri, bir de çalıştırdığı takımlar. Diğerleri boş. Malatyalı olarak bildiğiniz Korkmaz'ın doğum yeri ise meğer teknik direktörmüş de haberimiz yokmuş.
Kim bu futbolcu muhabbetine girmeyeceğim. Bilen bilir. Galatasaray'ın en verimli forvet ikilisi Hakan Şükür ve Saffet Sancaklı'ydı bir dönemler. Sonrasında Saffet'in ayrılışı olaylı oldu ayrı mesele. Fotoğraftaki 8 numaralı abimiz de Saffet Sancaklı'nın ta kendisi. 1995 yılında deplasmanda oynanan Sparta Prag maçından bir fotoğraf karesi bu da. O Sparta Prag ki kadroyu görünce titreyerek kendinize geldiğiniz bir takım. Kouba'i Nedved, Nemec, Repka, Koller, Lokvenc gibi isimleri barındıyordu kadrosunda. Nitekim Galatasaray'ı sahalarında ilk maçta 3-1 mağlup etmişler, ikinci maçtaysa kaleci Nezihi'nin ikramı Nedved'in golüyle turu rahat rahat geçmişlerdi. Artık bu pozisyon nasıl gerçekleşti bilemeyiz ama Saffet'in tersine döndüğü gerçek...
İtalya'da düzenlenen 1990 dünya kupasının finali. Arjantin ve Almanya karşı karşıya. Maradona ve Matthaus para atışı sırasında birbirlerine gülümsüyor. Roma tribünlerinde dalgalanan güzeller güzeli ay yıldızlı al bayrağımız da bu güzel kareye anlam katıyor